18 Kasım 2012 Pazar

SULTAN II. SELİM

İstanbul, 28 Mayıs 1524 - 15 Aralık 1574
Saltanatı: 30 Eylül 1566 - 15 Aralık 1574

     ''Selim-i Sanî'', ''Sarı Selim'', ''Selim bin Süleyman'' adlarıyla da bilinir. Kanuni Sultan Süleyman ile Slav, cariye kökenli Hürrem Sultan'ın oğludur. 
     Halası Hadice Sultan'la Vezir-i azam İbrahim Paşa'nın düğünü sırasında doğan Selim, çocukluğunu İstanbul'daki Eski Saray'da geçirdi. 1530'da Atmeydanı'nda düzenlenen ve bir hafta süren sur-i hümayun'da kardeşleri Mustafa ve Mehmed ile sünnet edildi. Uzun bir saray eğitiminden sonra 1542'de Konya Sancak Beyliği göreviyle İstanbul'dan ayrıldı. 1544'te Manisa Sancak Bey'i oldu. 14 yıl kaldığı Manisa'da vaktini av ve eğlenceyle geçirdi. 1553'ten sonra, taht varisliği için mücadeleye girişen ve anneleri Hürrem'in taht adayı olmasını istediği kardeşi Bayezid'in atak ve isyancı tutumuna karşılık, sağduyulu ve sabırlı davrandı. Hürrem'in ölümünden (1558) sonra Manisa'dan Konya'ya atandı. Taht varisliği davasıyla ayaklanan Amasya valisi Bayezid'i, babasının desteğini sağlayıp 29 Mayıs 1559'da Konya yakınlarında yenerek Hınıs'a kadar izledi. Bayezid İran'a sığınınca Konya'ya döndü.  Bayezid'in ve oğullarının İran'da idam edilmelerinden sonra Osmanlı tahtının rakipsiz adayı konumunu elde etti ve 1562'de İstanbul'a daha yakın olan Kütahya'ya atandı.

     Süleyman'ın Sigetvar'da öldüğünü, Sıçanlı Sahrası'nda eğlenmekte iken Sokollu Mehmed Paşa'nın ''fetihname'' diye gönderdiği gizli mektuptan öğrenerek Kütahya'ya döndü. Musahibi Celal Bey, lalası Hüseyin Paşa ile Hoca Ataullah'ı yanın alıp tuğlar, bayraklar çekerek solaklardan bir alayla 30 Eylül 1566'da Üsküdar'a geldi. Henüz kimse Süleyman'ın öldüğünü bilmiyordu. Hatta, o gün sarayda Bostancılar tarafından imece yöntemiyle dış temizlikler yapılmaktaydı. Bostancıbaşı Davud Ağa Üsküdar İskelesine gelip Selim'in eteğini öptü, koltuğuna girip saltanat kayığına bindirdi. 
Nakkaş Osman'ın çizimiyle; Sultan Selim, babası
Sultan Süleyman'ın cenazesi başında (Belgrad)
     Bu sırada Tersaneden ve Tophane'den toplar atılmaya başlandı. Bir anda kent sokaklarına heyecanlı kalabalıklar döküldü. ''Gulgule-i cülus-i hümayun haberi düşüb münadiler yer yer devr-i Sultan Selim Han'dur'' diye bağırmaya başladılar. Yeni padişah murassa giyimli olarak atla Köşk İskelesi'nden hareket etti. Şehir kapısına değin halka paralar saçıldı. Saraya gelen Selim tahta oturdu. Kendisini herkesten önce kutlayan ablası Mihrimah Sultan, Hazine-yi Âmireyi açtırmayarak bahşiş ve diğer harcamalar için II. Selim'e 50.000 altın borç verdi. Daha sonra Şeyh'ül-İslam Ebussuud Efendi, İstanbul Muhafızı İskender Paşa ulema ve devlet ricali gelip tebrik ettiler. İstanbul'da iki gün kalan II. Selim, türbeler ziyaretine çıktıktan sonra orduya gitmek ve babasının cenazesini karşılamak üzere başkentten ayrıldı. 30 günlük yolu 15 günde alarak Edirne, Filibe, Sofya üzerinden Belgrad'a ulaştı. Burada, ordunun ve cenazenin gelişini bekledi. Sigetvar'dan dönen orduya, Belgrad'a  dört konak kala Süleyman'ın öldüğü açıklandı ve cenaze 300 kişilik bir muhafız birliğiyle ordudan önce yola çıkarıldı. Belgrad'da kılınan namazdan sonra cenaze alayını İstanbul'a gönderen yeni padişah, damadı Vezir-i azam Sokollu Mehmed Paşa, askerlerin bir kez de ordugahta, otağ-ı hümayun önünde taht kurulup cülus töreni yapılmasını istediklerini bildirince: ''Bu mertebeye ihtiyac yok. Emr-i cülus ber-taraf oldu. Hemen muradları hâkimi mahkûm itmekdür'' yollu sert bir yanıt verdi. Dahası, kapıkullarına umduklarının altında cülus bahşişi dağıtarak kırgınlıklarına neden oldu. Belgrad sokaklarında taşkınlık yapan yeniçeriler, ''Kanunumuz üçer bindir, bin akçe dahi sefer in'âmı mukarrerdür'' dediler. Orduyla birlikte İstanbul'a dönüşte, Rumeli ve Anadolu kazaskerlerinin, ''Babanız merhum şarabı yasak etmişlerdi, sizin zamanınızda da bu yasak sürer'' dileğinde bulunmaları üzerine, bundan kendisinin içkiye düşkünlüğünün eleştirildiği sonucunu çıkarak ikisini de azletti. 

     Kasım ayı sonunda Edirne'ye gelerek İstanbul'a gönderilen cenazenin gömüldüğü haberini bekledi. Birkaç gün de Halkalı Sarayı'nda kaldı. Padişah'ın İstanbul'a girmesi hazırlıkları tamamlanmışken Literuz köyünde, ''yeniçeri taifesinin azim cemiyet'' düzenledikleri, meşaleler ve mumlar yakıp kararlar aldıkları öğrenildi. Feridun Beğ önden gönderilip yeniçerilerin durumu izlettirildi. Getirttikleri fıçılar dolusu şarapları içen askerlerin II. Selim'i, Edirnekapı'dan girişinde engellemeyi, Eski Odalar'da durdurmayı, saraya sokmamayı kararlaştırdıkları saptandı. Ama buna karşı bir önlem alınamadı. 5 Aralık 1566 sabahı devlet erkanı ve ulema Halkalı'ya geldiler. Alay düzenlenip yürüyüş başlatıldı. Yeniçeriler alayın iki yanını kuşattığında Eski Odalar'a güçlükle gelinebildi. İki de bir ''Dura, dura!'' diyerek, önde otluk arabası olduğunu ileri sürerek yürüyüşü aksatıyorlardı. ''Nedür aslı? Yürüyün yoldaşlar! Ayıb değil müdür?'' diyen Piyale Paşa'yı, ''Sen bir gemici azeb ağasısın, bize söylemek senin ne yolundur?'' diye tartakladılar. Atından düşen Piyale Paşa yaya olarak kaçtı. Ferhad Paşa'yı tüfek kundağıyla hırpaladılar. Paşaların altın saçıları işe yaramadı. Önden giden bölükler saray avlusunu doldurup Bab-ı hümayun'u kapattıklarından alay, Haseki Hamamı önünde durdu.  Gözü dönmüş yeniçeriler, vezirleri atlarından indirip II. Selim'in önüne getirdiler. Kendileri de geri saflardan, ''Söyleyin eski kanunu vere!'' diye bağırmaya başladılar. Padişah, içlerinde ''Türkçe bilenler varsa'' yanına getirilmelerini istedi. Selânikî'nin deyimiyle ''Şehre tarac olmadı ve el kılıca urulmadı'' ama kapıkullarının ayaklanması da güçlükle önlendi. Ek cülus bahşişi dağıtılacağı sözü veren II. Selim, ikindi vakti saraya girebildi. 
Sultan II. Selim'in cülus törenini gösteren bir minyatür
     İzleyen günlerde kapıkullarının ilave cülus bahşişleri dağıtılırken ilk kez ilmiye sınıfından müderris kadı ve din adamlarına da cülus bahşişi dağıtıldı. Diğer yandan, cephelerdeki beylerbeylerinin aralıklarla dönüp Anadolu'ya geçmeleri İstanbul'daki yem ve yiyecek kıtlığını dayanılmaz düzeye getirmiş bulunuyordu. Anadolu ve Karaman dirlik askerlerinden Âsitane-i saadet birliklerine geçenler, divana girip kavga çıkarmakta, ''Ahvalimizi görün!'' diyerek vezirlere sataşmaktaydılar. Yatıştıkları sanılan sipahi oğlanları bir divan dağılışında, Vezir-i azam Sokollu Mehmed Paşa'nın yoluna durup ''Zeban-dırazlıkdan geçüb şetemât ve darabâta'' başlayarak taş ve sopalarla pek çok kişiyi yaraladılar. Askeri kışkırtan Sipahi Oğlanları Ağası Ferhad ile Ulufeciler Ağası Ömer Ağa'nın boyunları vuruldu.

     Saltanatı bu karışıklarla başlayan II. Selim, devlet hazinesinden dağıttığı bahşiş ve ihsanlarla görece bir sükunet sağladıktan sonra sarayla nedimleriyle eğlenip içmeye başladı. Yönetim işlerini ise Kızı Esmihân'ın kocası Vezir-i azam Sokollu Mehmed Paşa'ya bıraktı. 8 Mart 1567'de türbeler ziyaretine çıkan Selim, Hasköy yolundaki Arnavut Bağları denen has koruda halkın avlanmasını yasakladı. Eyüp'teki münasebetsizlikler üzerine, Has kadısına bir hüküm göndererek Eyüp mahallelerindeki ''fısk ü fücûr'' un önlenmesini, şarap içilmesine, tatar bozası üretimine, odalara fahişe alınmasına izin verilmemesini emretti. Ayrıca, tenha kırlarda fahişe kadınlarla hırsızların eğlenceler düzenlemelerinin de önüne geçilmesini, bunlara rüşvet karşılığı göz yuman subaşıların; cami avlularında, çarşılarda zar ve satranç oynayanları, çalgı çalanları, namaz kılmayanları  ve yalancı tanıklık edenleri ihbar etmeyen müezzin ve imamların, narha uymayan, eksik tartan esnafın cezalandırılmasını; Rumeli'den ve Anadolu'dan birer gerekçeyle gelip mesken tutan göçmenlerin yerlerine gönderilmesini emretti. Kentteki ekmek kıtlığının önlenmesi için fırınlara birer at değirmeni eklenmesi öngörüldü. Kağıthane ve Kırçeşme su yolları üzerine ev yapıp bağ ve bostan yeşertenlerle kentte akıtılan suyu çalanlar cezalandırılmaya başlandı. Su yollarının çevresindeki evler ve bahçeler kaldırıldı. 
Sultan Selim'i bir eğlence meclisinde resmeden minyatür
     1567 Ramazan'ı boyunca vezirler, yeniçerilere sıra ile ''sımat-ı nimet'' denen iftar ziyafetleri verdiler. Ramazan bayramında ise II. Selim, yine ''kanun-ı kadîm üzere'' bayram alayına çıktı ve en ilginç buyruğunu, Ramazan bayramının üçüncü günü olan 13 Nisan 1567'de, hava ''rûşen-diller gibi mücellâ ve musaffâ'' iken verdi. Sokollu Mehmed Paşa'ya gönderdiği tezkire-i hümayunda, ''Ecdad-ı izâmım gazâ ve cihad etdiklerinde şehir halkına sürûr ve selvet-i hatırlarıyçün donanma edüp şevk ve zevk ve ayş ü nûş eylemeğe ruhsat vermek kanun-ı kadimdir. İstanbul halkına donanma içün nida etdüresin'' diye buyurdu. Vezir-i azam, ''Ulemâ-yı din buna kail olmaz, câiz görmezler, çok münkeref def' olmuşdu'' diyerek bu buyruğu önlemeye çalıştı ise de Kâtip Feridun Bey engel olup Sokollu'ya, ''Niçün hilafın tutarsız, mizac-ı alem her zaman kabz üzere olmağa tahammül itmez, gâhi bast ister padişahların kalb-i şerifleri neye teveccüh eyler ise caiz ki hayr anda ola'' dedi. Münadiler buyruğu ilan edip halkı eğlenmeye teşvik ettiler. İstanbul ve Galata, bir anda çoşkuya boğuldu. Kent baştan başa ''donatılıb yeni gelin gibi süslendi. Gulgule ve zemzemeler feleklere ulaştı. Fertût-ı ruzgâr (yaşlı) olanlar bile şûr u şegâb ve ayş u tarâb ( içip eylenerek) ile yeni büluğa ermişlere'' döndüler. Devrin ünlü şairi Hayalî Bey, ''N'ola mezmûm-i cihân oldu ise bâde yine / Dem ola Rehne kona hırka-i seccade yine'' diyecek kadar ileri gitti. 
     Yaz başında haremini Edirne'ye göçürten II. Selim 23 Haziran 1567'de Edirne'ye gitti. Kaptan-ı Derya Piyale Paşa, İstanbul Muhafızlığı görevini üstlendi ve kendisine yeterince tuğralı beyaz kağıt bırakıldı. Kanuni'nin son yıllarında işgal edilmiş olan Yemen topraklarının İmam Mutahhar tarafından tekrar ele geçirilmesi üzerine Özdemiroğlu Osman Paşa San'a Beylerbeyliğine, Lala Mustafa Paşa da Yemen serdarlığına atanarak bölgeye gitmeleri için buyruklar yazıldı. İran Şahı I. Tahmasb'ın elçisi Şah Kulî Han, Üsküdar'dan İstanbul'u seyrederken ''şaşâa-i mülk-i dilistân'' karşısında ne diyeceğini şaşırdı. Gökyüzünün altında buradan güzel bir kent bulunmadığını, İstanbul'un bütün ülkelerin ''şahnişin''i sayılması gerektiğini söylemekten kendini alamadı. Cebecibaşı, cebeci bölüğünü, Cebehane-i Âmire'deki giysi ve silahlarla donattıktan sonra Tersane kadırgalarıyla Üsküdar'a  gitti. Cebeciler ve leventler elçiye türlü hünerler gösterdiler. Şah Kulî'nin maiyetindeki kızılbaşlar korkuya kapılıp ''Ya Ali Meded!'' dediler, İstanbul'a geçerken de hepsini deniz tuttu. Bu kez, İstanbul iskelesinde yeniçeriler alay bağlayıp elçiyi Hançerli Sultan Sarayı'na götürdüler. İstanbul Muhafızı Piyale Paşa, mevsim çiçeklerinden ve meyvelerinden hediye gönderdi.  Ayrıca elçinin yanına yasakçılar katılıp İstanbul Camileri gezdirildi. Şah Kulî, Şubat 1568'de padişahın katına çıkmak üzere Edirne'ye hareket etti.  Bu sırada Mimar Koca Sinan, II. Selim'in Edirne'de yapılmasını istediği Selimiye Camii'nin temellerini kazdırıyordu. İstanbul, tarihinin en büyük yangınlarından birini yine o günlerde yaşadı. Halkın ''ateş-i azîm'', ''ihrak-ı külli'' dediği  bu büyük yangında Yahudilerin kârgir yapıları bile yandı. Yetişenler ve yeniçeriler söndürmeye çalıştıkça ateş daha çok yayıldı. Yangından sonra II. Selim'in buyruğuyla Bursa, Kastamonu, Amasya ve Merzifon'dan taş ustaları getirtildi. Bu arada, Kanuni'nin türbesi, Topkapı Sarayı'nda da da yeni bir köşk yaptırılmaya başlandı. Bir hükümle ana yollar üzerine şahnişin, çardak ve dükkan yapımları yasaklandı.

     II. Selim, pay-i tahta geliş gidişlerin denetime alınması, suçluların bir yakadan ötekine geçip kaçmalarının önlenmesi, ''Arap taifesinden olup kâr ve kisbe'' güçleri yetenlerin dilenmelerine izin verilmemesi, esir pazarından cariye alıp bunları dilendirenlerin cezalandırılması, medrese kaçkınlarının camilerde Kuran okuyup zorla cemaatten para almalarının önüne geçilmesi, meyhane ve kahvehanelerin kapatılması, burada ve başka yerlerde ''Tatar bozası'' sattırılmaması, el konulan şaraplara tuz katılıp sirkeye dönüştürülmesi için buyruklar verdi. ''Yehud ve nasarâ avret avret ve erlerinin, saçaklı alâ tülbendler alıp sipah ve sair taife gibi atlas ve kutnî kumaş kaftanlar, alâ çakşırlar ile ve Müslümanların giydiği içi edik ve pabuç ve paşmak ile '' dolaşmaları da yasaklandı.
Lala Mustafa Paşa
     Yemen fatihi Özdemir Paşa'nın oğlu olan ve bu bölgeyi yeniden Osmanlı yönetimine bağlamak için uğraş veren Osman Paşa, Taaz'ı aldıktan ve görevini Sinan Paşa'ya bıraktıktan sonra 1569 kışında kapı halkıyla İstanbul'a geldi. Ama Sokollu, İstanbul'a gelmesine izin vermedi. Surların altında ordugâhta kalan Özdemiroğlu Osman Paşa ve askerleri günlerce kar ve yağmur altında perişan oldular. Edirne'den dönmekte olan II. Selim'e, Osman Paşa'nın çadırlarını gösteren Lala Mustafa Paşa, ''Bu çadırlarda oturan kulunuzun babası Yemen'i ve Habeşistan'ı fethetmişti. Kendisi de Yemen'de mesleğine gitmişken hizmetten mahrum bırakılıp böyle kar ve yağmur altında bırakılmıştır. '' demesi üzerine padişah, Osman Paşa'yı Basra Beyler beyliğine atadı. Sinan Paşa'nın görevlendirdiği Mısır Kaptanı Kurdoğlu Hızır, Zeydî egemenliğindeki Aden bölgesiyle Basra körfezindeki Arap Emirliklerini Osmanlı Devleti'ne bağladıktan sonra, ''Hind Donanması'' denilen filosuyla Kanuni hayatta iken elçi gönderen Sumatra ve Malakka'daki Müslüman Açe/Açin Sultanlığı'nın yardımına gitti. Bu yardım seferinde, Açe hükümdarı Alâüddin Şah, II. Selim'in himayesini resmen kabul ettiği için Osmanlı Devleti'nin, Asya, Avrupa ve Afrika'dan sonra Avustralya kıtasına da egemenliği başlatmıştır, denilir. Aynı sırada, Kırım'la Hazer Denizi arasındaki Ejderhan Hanlığı'nın Rusya Çarlığı'na karşı Osmanlı himayesine alınması ve Hazer'le Karadeniz arasında su ulaşımının sağlanması için Ejderhan seferi denilen, Don ve Volga'yı birbirine bağlayacak kanalın açılması çalışmaları da 1569 sonbaharında başlamıştır.
Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye adlı eserinde Kıbrıs Adası
     Mayıs 1570'de üçüncü vezir Piyale Paşa donanmaya serdar atanarak Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa ile hazırlıklara başladılar. Kısa zamanda 84 kadırga donatılıp Kıbrıs'ın fethi için İstanbul'da hareket edildi. Bu münasebetle Beşiktaş ile Sarayburnu arasında 26 Nisan günü şenlik ve şadumanlık yapıldı. 16 Mayıs 1570'de de Lala Mustafa Paşa, Beşiktaş'daki Sinan Paşa Camii'nde bayram namazı kılıp kurbanlar kestikten  sonra '' cümle merdan-ı harb u kıtâl, âlât-ı ceng ü cidal ile 124 kıt'a donanma gemileri'' hazırlayıp Kıbrıs'a hareket etti. Adadaki birçok kalenin o yaz fethedilmesine karşın Magosa daha bir yıl dayandı ve Kıbrıs fethi 1 Ağustos 1571'de tamamlandı. 
İnebahtı (Sıngın) Harbi
     Diğer yandan Kotor, İlgün ve Bar kıyılarında da Vezir Ahmed Paşa'nın serdarlığında Venediklilere karşı savaşlar sürmekteydi. Mayıs 1571 de ikinci Vezir Pertev Paşa da ''derya seferi'' için Beşiktaş'tan hareket etti. Temmuz 1571'de Venedik'in İspanya ile anlaştığı, Osmanlı donanmasının Kıbrıs'ı fethetmesinin intikamını almak üzere hazırlık yaptıkları haberi geldi. Ekim 1571'de II. Selim, kış mevsimini  geçirmek  üzere  yine  Edirne'ye  gitti. 
İnebahtı (Sıngın) Harbi
Türklerin ''Sıngın'' (bozgun) Harbi dedikleri 7 Ekim 1571'deki İnebahtı Deniz Savaşı'nda, Osmanlı donanmasının uğradığı feci yenilginin haberi, padişahla devlet erkanının Edirne'ye ulaştıkları gün geldi. II. Selim, Pertev Paşa'yı vezirlikten uzaklaştırırken Sıngın Harbinde filosunu kurtaran Uluç Ali Paşa'ya ''Kılıç'' sanını ve Kaptan-ı Derya görevini verdi. 42 parça kalyate, kadırga ve baştardayla İstanbul'a dönen Kılıç Ali Paşa, Tersâne-i âmire'ye gelip ''ikram-ı tâm ve ihtimam-ı mâlâ-ı kelâm'' ile yeni gemiler yaptırmaya koyuldu. Eskiden beri, donanmaya tekne yapan ocaklara da dörder beşer kadırga fazla yapması için emirler yazıldı. Vezirlere de yine dörder beşer kadırga yaptırmaları bildirildi. ''Ağaç Denizi'' denen Batı Karadeniz ormanlarına çavuşlar gönderip kereste sevkiyatına hız verildi. 120 gün içinde denize yeni 134 kadırga, baştarda, mavna indirildi. II. Selim, donanmayı görmek ve Akdeniz'e uğurlamak üzere Ocak 1572'de Edirne'den İstanbul'a geldi. Mart ayında Venediklilerle barış imzalandı. Nisan ayında, Kılıç Ali Paşa, kapı halkının, yen,çerilerin ve derya erlerinin bindirildiği donanmayı ''beşik iskelesi'' olan Beşiktaş'tan ''lenger aldırıp'' Sarayburnu önüne getirdi. Düzenlenen törenden sonra Osmanlı kıyılarının güvenliğini sağlamaya dönük ''Sefer-i muhafaza'' için Akdeniz'e açıldı. Oysa Selanikî'ye göre donanmadaki askerlerde eski cesaret ve yiğitlikten eser olmadığı gibi, kadılar adaletten sapmış, davaları aldıkları rüşvete göre sonuçlandırır olmuşlardı. Durum bu olunca, yeteneksizler, ahlaksızlar her istediğini kolayca elde edebilirken, dürüst ve ehliyetli kişiler gerilere itilmekteydi.  

     Bu olumsuz gelişmelerden üzüntü duyan II. Selim, Musahibi Celal Bey'in tavsiyesi üzerine, Sokollu'ya bir tezkire gönderip, Nakibüleşraf Seyyid Muhterem Efendi ile Sultan Bayezid Köşkünde hasbıhal etmek istediğini bildirdi. 1572'deki bu görüşmeden sonra Hıristiyanların, limana gelen teknelerden içki tulumları taşımaları, içki tulumlarıyla şehir içinde dolaşmaları yasaklandı. Ama bu kez de vergi kaybı söz konusu olduğundan ruhsat alan kişilerin, öşürünü ödemek koşuluyla gayrimüslimler için şarap ve içki getirmelerine fetva verildi. Su dağıtımındaki sorunlar daha ilginçti. At sakaları hayrat çeşmelere ''avret ve oğlanları'' yaklaştırmazlarken, halk da yeni takılan burma muslukları söküp atmaktaydı. Bu konuda İstanbul kadısına ve suyolu nazırına hükümler yazıldı. Mimarbaşı Sinan da bina ve neccâriye işlerinden anlamadıkları halde ellerine birer arşın alıp mimarım diye gezen kimselerin çalıştırılmaması konusunda uyarıldı. Yahudi sarrafın çoğu, halk arasında kızıl akçe, kırkık akçe denen, ayarı düşük ya da kenarları kırkılmış gümüş paraları piyasaya sürerek alışveriş düzenini bozmaktaydılar. Bunlar için de kadılara hüküm yazıldı. Şahî sikke sürümden toplanıp yerine II. Selim'in adını taşıyan ''Selimî'' sikkelerin kesilmesine de bu sırada başlandı.

     1573 kışında şiddetli soğuklar ve zahire gemilerinin çalışmaması nedeniyle kıtlık yaşandı. Fırıncılar, bir-iki gün kar yağdığında narh istemeyi adet edindikleri gibi zahireciler de kış koşulları ağırlaşınca buğday satmayarak karaborsacılık yapmaktaydılar. O yıl İstanbul kadısına bir hüküm yazılarak kendilerini cerrah ve tabip tanıtıp halka öldürücü zehirleri, şerbetleri ilaç diye satan, hekimbaşıdan ruhsat almadan tabip dükkanı açan ne kadar sahte  hekim  varsa  yakalanıp  cezalandırılmaları,  camilere  bitişik  evlerin  yıktırılması;  Eyüp
kadısına yazılan bir hükümle de buradaki medreseye ve mektebe yakın dükkanlarla ekmekçi fırınlarının ve bostanların çoğunun keferelerin elinde olduğu, burada ''fısk ü fücur edip kaval çalıp ders depip'' mahallenin huzurunu kaçırdıkları, ezanın duyulmasını engelledikleri, kaymakçı dükkanlarına kadınların kaymak yemek bahanesiyle girip namahremlerle oturdukları hatırlatılarak şeriata aykırı iş ve davranışların önlenmesi istendi. 
     1573'te, II. Selim'in emri üzerine Mimar Sinan, Ayasofya'yı berkitmek için sedler ve yeni iki minare ile caminin avlusuna da padişah için türbe yapımını başlattı. Donanma da 1574 ilkbaharında Pulya Seferine çıktı. 
     Nisan 1574'te Topkapı Sarayı'nda Matbah-ı Âmire'de ''kebab çevirülür iken'' tutuşan yağdan yangın çıktı. Mutfakların karşısındaki aşçı ve hizmetçi odaları, kilâr ve helvahane tamamen yandı. Saraya koşan vezirler şaşkınlık içinde kaldılar. Beykoz bahçesinde olan II. Selim saraya döndü ve olaydan dolayı çok üzüldü. ''Bunun gibi bir yangın da büyük babam Selim Han zamanında Edirne  Sarayı'nda olmuş ve kendisi çok yaşamamıştı.'' diyerek olayı, kendi ölümünün de yakın olduğuna yordu. Bu yangında önceki padişahlardan kalama çok değerli ''fağfurî ve zarf ve âlât ve esbab'' heba oldu.
Osmanlı Saray Mutfağı (Matbah-ı Âmire)
     Birkaç gün sonra kaptan-ı Derya, Yeniçeri Ağası, İstanbul Ağası ve Mimar Sinan yangın yerine gelip yeni yapılacak mutfakların yerini ve büyüklüğünü belirlediler. Mimar Sinan Ağa, ''uslûb-ı ahâr üzre resm-i binasını tarh eyleyüb'' yangın yerini temizletti. Divan-ı Âli Meydanı'ndan 2,5 zira daha yer alınarak öncekinden geniş ve uzun yeni Matbah-ı Âmire'nin yapımına başlandı.
     17 Mayıs 1574'te Yemen fatihi Vezir Sinan Paşa Donanma Serdarı atandı ve Kılıç Ali Paşa ile II. Selim'in huzurunda hilat giydikten sonra alay gösterip şenlik ve şâdumanlık topları atarak denize açıldılar. Çok saygı gösterdiği ve Edirne'de olduğu zamanlar mektuplaştığı Şeyh-ül İslam Ebussuud Efendi'nin Ağustos ayında ölmesi hasta olan II. Selim'i büsbütün sarstı. Ekim 1574'te Sinan Paşa'dan Tunus'un fethi müjdesi geldi. Mimar Sinan ise Selimiye Külliyesi'nin yapımını tamamlamaya çalışıyordu. Cami o yıl ibadete açılmakla birlikte II. Selim Edirne'ye gidemediği için bu muhteşem eseri göremedi.
Edirne Selimiye Camii 
     İçkiden kaynaklanan rahatsızlığının artması üzerine Ekim ayı sonlarında ''ayş ü işret ve saz ü sözden bilkülliye el çekip tövbe etti.'' Kendisini avutmak için Şeyh Süleyman Efendi'yi yanına getirtti. Onu, tövbesine tanık kıldı ve vasiyette bulundu. Hekimler, sağlığının hızla bozulup vücudunun zayıf düşmesini, içkinin ve keyif vericilerin birdenbire kesilmesine  bağladılar. Ama II. Selim, tabiplerin ilaç diye verdikleri içkiyi almamakta direndi. Reisü'letibba ve eski hekimbaşı Mustafa Çelebi ile hekimler, bir konsültasyon yaparak dimağının ve vücudunun çok ağır bir içki bunalımında olduğu tanısını koydular ve ''maraz-ı sersâm ilacı lazımdır.'' dediler. 1 Aralık 1574'de Donanmayla Seferden dönen Serdar Sinan Paşa ile Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa ertesi gün divana katıldılar. Padişahın huzuruna çıkıp hediyelerini sundular. Bir parça iyileşme yüzü gösteren II. Selim Saltanat Kayığı ile Tersane Bahçesi'ne dinlenmeye gitti. Yanına çağırdığı Kızılahmedlü Şemsi Paşa'ya hayli ağladı ve onunla dertleşti. Saraya döndüğünde komaya girdi. 15 Aralık Çarşamba günü öldü. Haseki Nurbanu, ölümü ilan ettirmeyerek naaşı sarayın buzluğuna indirtip sakladı. Oğlu Manisa Valisi Şehzade Murad'a haber gönderip İstanbul'a çağırdı. 21 Aralık 1574'de İstanbul'a gelen III. Murad, ertesi sabah cülus töreninden sonra babasının, ardından da boğdurttuğu beş kardeşinin cenazelerini Ayasofya'nın bahçesinde, yapımı sürmekte olan türbeye defnettirdi. II. Selim'in, hummaya yakalandığını, hamamda ayağı kayıp düştüğünü, yakı tedavisi uygulandığı için öldüğünü bildiren kaynaklar da vardır.

     Fetihten sonraki padişahların beşincisi olduğu halde İstanbul'da ölen ilk padişah II. Selim'dir. Uzunca boylu, açık alınlı, ince kaşlı, sarışın olarak tanımlanır. Kaynaklara göre dilinde pelteklik vardı. Ava meraklı olup bu tutkusundan dolayı daha çok Edirne'de oturmuştur. Osmanlı mimarlığının en seçkin eseri sayılan Selimiye'yi İstanbul'da değil Edirne'de yaptırmış olması anlamlıdır. Vezir-i azam Sokollu Mehmed Paşa'yı, bütün saltanatı boyunca görevde bırakmıştır. Çevresinde, tarihçi Âli, ressam Nigârî ile ozan Samî, Hâtemî, Fırakî, Ferdî gibi birçok aydın ve sanatçı bulunan II. Selim, Selimî mahlasıyla şiirler yazmıştır. ''Mısra-ı dilde şâh olur yüzün görüb olan esir / Hüsnü ey Yusuf'dan ehsân ey güzellerden güzel / Lâl-i mey-gûnun görüb can virmeyen kimdir şâha / Pes meger âdem değil gafletde vardır yâ hâlel'' dizeleri onundur. Kız kardeşi Mihrimah Sultan ile hasekisi Nurbânu'nun etkisinde kalan II. Selim, saray haremi kadrosunu da genişleterek çeşitli ırklardan cariyeler almıştır.

     Haseki ve gözdelerinden yalnız Nurbanu ile Kale Kartanou'nun (?) adları bilinmektedir. Oğulları, (III.) Murad, Mehmed, Abdullah, Cihangir, Mustafa, Osman ve Süleyman olup tahta geçen büyük oğlu Murad, çocuk yaştaki beş şehzadeyi boğdurtmuştur. Beş kızından Esmihan Sultan (öl. 1585) Sokollu Mehmed, Şah Sultan (öl.1580) Çakırcıbaşı Hasan, Gevherhan Sultan (öl.1587'den sonra) Piyale, Fatma Sultan da (öl.1580) Siyavuş paşalarla evlenmişlerdir. Adı saptanamayan bir kızı da Cerrah Mehmed Paşa'nın eşiydi. Bu sultanların yaptırdıkları önemli eserler vardır.
     Osmanlı mimarisinin başyapıtı olan Selimiye Camii'ni yaptırtan ayrıca yapımını babasının başlattığı Büyükçekmece Köprüsü'nü tamamlatan II. Selim, yıkılma tehlikesi gösteren Ayasofya'yı da Mimar Sinan'a onartmış, çevresindeki çirkin yapıları kaldırtarak bir meydan açtırmıştır. Yıkımlar sırasında ''kesegen'' (fare, gelincik, sansar ve yarasa türü hayvanlar) sürülerinin çevreye dağılarak halka hayli sıkıntılar yaşattığını tarihçi Selanikî yazmaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder