27 Haziran 2012 Çarşamba

SULTAN YILDIRIM (I.) BAYEZİD

Bursa, 1360? - Akşehir 9 Mart 1403
Sultanlığı: 28 Ağustos 1389 - 28 Temmuz 1402

     Murad Bey'le Rum asıllı Gülçiçek Hatun'un oğludur. Babasının Kosova Meydan Savaşı'nda öldürülmesiyle padişah olmuş; Timur'la yaptığı Ankara Savaşı'nda tutsak düşerek saltanatı sona ermiş; tutukluyken Akşehir'de ölmüştür. Yıldırım, Yıldırım Han, Sultan Bayezid, Sultan Yıldırım Bayezid adlarıyla anılır. Kimi kaynaklarda ''Yıldırım'' lakabını, 1386'da Karamanoğullarıyla yaptığı savaştaki çevikliği ve gözü pekliğiyle kazandığı, Tarih-i Saf'ta ise öfkeli ve kibirli olduğu için yıldırıma benzetildiği yazılı ise de olasılıkla Türkçe adıdır. Oruç Bey Tarihi'nde doğum yılı 1357'dir. Osmanlı tarihleri kendisinde ilkin, 1381'de Germiyanoğlları beyi Süleyman Şah'ın kızı Devlet/Sultan Hatun'la evlenişi nedeniyle söz etmektedir. Bu evlilik, Bayazid'e uygun bir eş almaktan çok, babası Murad Bey'in Germiyan topraklarının neredeyse tamamını ''gelin çeyizi'' olarak sınırlarına katmak politikasının sonucudur. Âşıkpaşaoğlu bu ilginç düğünü ''Bu bab anı beyan eder ki gelin getirmeğe kimleri gönderdiler ve oradan dahi kimler geldi?'' başlığı altında bir masal gibi anlatır. ''Erenlerden Bursa Kadısı Koca Efendi ve kapukullarından emr-i âlem Aksungur ve çavuşbaşı Süle Çavuş'un oğlu Temür Han Çavuş ve kapukullarından dahi bin yarar sipahi bile götürdüler. Hatunlardan Kadı'nın hatunu ve Bayezid Han'ın dadısı bile ve Ak Sungur'un Hatunu bile idi. Elhasılı bir, iki bin adam bile gitti ve hem Germiyanoğlu düğünü Kütahiyye'de etmiş idi. İzzet ile dünürleri kondurdular. Bunlara iyi ağırlıklar ettiler. (...) Kızı Ak Sungur'un hatunu ile Bayezid'in dadısı ısmarladılar. Germiyanoğlu da çeşnigirbaşı Paşacuk Ağa'yı gelinin atını yedmeye gönderdi,hatunu da yenge eyledi. (...) Kızına verdiği hisarları bunlara verdi. İçine er kodular. Gelini aldılar, Bursa'ya geldiler...''
     Yıldırım'ın yaşamı, olaylarıyla trajik, galibiyet-mağlubiyet yazgılarıyla destansıdır. Yıldırım, Kosova Meydan Savaşı'nın son saatlerinde babası I. Murad'ın suikasta uğraması üzerine savaş meydanından çağrılarak sancak dibinde kendisine biat edildi. Bu tören biter bitmez bu kez düşman peşindeki kardeşi Yakub çağrılıp çadırda boğuldu. Bayezid'in bunlardan ne denli etkilendiği bilinmiyorsa da Âşıkpaşaoğlu'nun ifadesiyle Yakub'un öldürülmesi ''o gece askeri ıstıraba düşürdü.'' Yıldırım'ı bu tepkinin hedefi olmaktan kurtarmak için, Yakub Bey'in ümera ve ulemanın onayı,Vezir Ali Paşa'nın buyruğu gereği idam edildiği ileri sürülmüş görünüyor. Askeri yeni padişaha bağlamak için de Osmanlı tarihinde ilk kez cülus bahşişi dağıtılmıştır. 
     Saltanatının başında Yıldırım'a yönelik asıl ciddi tepki Anadolu Türkmen beyliklerinden geldi. Germiyan, Karaman, Aydınlı, Saruhanlı, Menteşeli ve Hamidli beylikleri hatta Sivas hakimi Kadı Burhaneddini, sözde Yakub Çelebi'nin öcünü almak için eylem başlattılar. Amaçları, giderek güçlenen Osmanlı Hegemonyasını alt etmek, kimi beylikler için yitirdikleri toprakları geri almaktı. Yıldırım, Rumeli sorunlarının önceliği nedeniyle Anadolu'daki gelişmelere ve kimi yerlerin eski beylerince geri alınmasına bir süre seyirci kaldı. Kosova Savaşı'nda öldürülen Sırp Kralı Lazar'ın ardılı İstvan Lazareviç'le yıllık vergi ödemesi ve kız kardeşi Maria Despina'yı kendisine vermesi koşullarıyla anlaşılırken yeni bir Hıristiyan bağlaşmasını engelleyebilmek için de akıncı beylerinden Paşa Yiğit'i, Hoca Firuz'u ve diğer akıncı kollarını Vidin, Eflak ve Bosna bölgelerine sevk etti. Anadolu'dan göç ettirilen yörükler yoğun biçimde Üslüp'e yerleştirildi. Yıldırım, Edirne'de bir süre kalarak kentin imarıyla ilgilendi ve hükümdarlığını kutlamaya gelenleri kabul etti. Elçi Françesko Quirino'ya, Venedik sitelerine tanınan ticari himayenin sürmesi konusunda güvence verdi, Bizans'taki taht çekişmelerine birkaç kez müdahalede bulundu. 

     1390 yılı baharında Sırp Kralı ile Bizans İmparatoru'nun oğlu II. Manuel'i de yanına alarak Anadolu'ya geçti ve olağanüstü bir operasyonu gerçekleştirdi. Saruhan ve Aydın beyliklerini kapadı, Saruhan Beyleri Hızır Şah ve Orhan'ı Bursa'ya, Germiyanoğlu Yakub Bey'i İpsala'ya gönderdi, çok yaşlı olan Aydınoğlu İsa Bey'in Tire'de oturmasına izin verdiği gibi kızı Hafsa Hatun'u nikahına aldı. Menteşe ve Hamid beyleri topraklarını sınırlarına katarak Antalya'ya kadar indi. Maiyetindeki Manuel ile, bir Bizans kenti olan Pliladelphia'yı (Alaşehir) zapt ettirdi. O yıl son baharında eniştesi Karamanoğlu Alâeddin bey ile Candaroğlu Emir Süleyman ve Kadı Burhaneddin arasındaki bağlaşmayı bozmak için Konya'yı kuşattı. Alâeddin Bey, Çarşamba Suyu'na kadar olan topraklarını Bayezid'e bırakarak barış yaptı. 
     Anadolu'da olmasını fırsat bilip İstanbul surlarını berkiten İmparator V. İoannes'e tehdit dolu bir mektup göndererek yaptırdıklarını yıktırdı. Ölen İmparatorun yerini alan oğlu II. Manuel, İstanbul'da bir Türk-İslam mahallesi kurulması, cami yapılması ve kadı atanması isteklerini kabule yanaşmayınca 1391 yılının ilk aylarında, kenti aralıklarla bey yıl sürecek ''uzaktan kuşatma''ya (abluka) aldı. O yıl ilkbaharında Candaroğulları'na karşı çıktığı Kastamonu seferini, Eflak Voyvodası Mirçe'nin Tuna'yı geçip Karinabad'a kadar ilerlemesi üzerine yarıda bırakıp Rumeli'ne geçti. Arkuş Ovası Savaşı'nda tutsak düşen Mirçe'yi yüklü bir kurtuluş akçesi ödemesi ve bağlılık koşuluyla ülkesine gönderdi. 
     
     Kışı Bursa'da geçirdikten sonra 1392 baharında yeniden Kastamonu seferine çıktı. Osmancık Kalesi'nin alınmasına karşılık Osmanlı öncü birlikleri, Kadı Burhaneddin'in ordusuna Çorumlu (Kırkdilim) sahrasındaki savaşta yenik düştü. Yıldırım'ın büyük oğlu Ertuğrul bu savaşta öldü. Kadı Burhaneddin, Moğol akıncılarını Osmanlı topraklarına talana gönderdiği sırada Yıldırım da Macarların saldırılarını önlemek için Rumeli'ne geçmek zorunda kalmıştı. 1393' baharında bir kez daha geniş bir savaş ortamına döndü. Türkmen beyleri, kent hakimleri, Yıldırım ya da Kadı Burhaneddin odaklı bağlaşmalar kurmuş olarak yer yer savaş halindeydiler. Yıldırım, Taceddinoğulları'nın yerel desteğinden yararlanıp Amasya, Merzifon, Turhal, Tokat kalelerini zapt etti. Oğlu Mehmed Çelebi'yi bu bölgeye vali atadı. O yıl içinde Rumeli'ne dönerek Macar-Bulgar güçlerinin işgalindeki Tırnova'yı, Tuna Kalelerini (Silistre, Niğbolu, Vidin) yeniden fethetti. Niğbolu kalesi'ne kapanan Bulgar Kralı İvan Şişman ve oğlu Aleksandr tutsak alındı. 1394'te Osmanlılar'a karşı Haçlı kampanyası yoğunlaşırken Yıldırım da akıncı kollarını Teselya ve Arnavutluk'a sevk etti. Bu sırada İstanbul ablukası ikinci yılını doldurmuş bulunuyordu. 
Timur
     1394'te asıl önemli gelişme, Timur'un Dicle'yi geçerek Anadolu'ya girmiş olmasıydı. Bir yıl önceki güçlerini  ve dayanışmalarını yitiren Anadolu emir ve beyleri ile Suriye'deki yerel egemenlikler Timur'un izlediği siyasetle yeni oluşumlara katıldılar. Karşıtları doğal olarak Timur'a yanaştılar. Yıldırım da Memlûklerle babası döneminden başlayan dostane ilişkiyi, Sultan Berkuk'a elçi göndererek bir antlaşmaya dönüştürmeyi amaçlıyordu. Bir yandan da Bizans tahtında hak iddia eden Sırp ve Bizans prensleriyle İmparator II. Manuel'i, 1395'te Serez'e çağırdı. Serez görüşmelerinde bir uzlaşma sağlanamadığı gibi II. Manuel, İstanbul'a dönünce Müslüman mahallesi kurulmasına ilişkin sözünü yine tutmadı. Bu nedenle Vezir Ali Paşa, İstanbul ablukasını yakın kuşatmaya dönüştürerek kenti sıkıştırdı. Yıldırım Bayezid Tırhala, Domacia, Patras, Farsala kentlerini alıp Termopil geçidinden Yunanistan'a girdi. Bu sefer ivedilikle ve başarıyla tamamlandıktan sonra o yaz Anadolu'ya geçti ve Sinop Kalesi'ni kuşattı. Candaroğlu İsfendiyar Bey'i kendisine bağımlı kılarak Bursa'ya döndü. 
     Timur'un Ortadoğu seferi olasılığı nedeniyle Osmanlı-Memlûk devletleri arasındaki elçilik ilişkilerinin yoğunlaştığı 1396 baharında Yıldırım, İstanbul'u bir kez daha kuşatmaya aldı. Diğer yandan Macar Kralı Sigismund'un papa aracılığıyla yaptığı çağrı üzerine Katolik ve Ortodoks bütün Hıristiyan devlet ve prensliklerinin katılımıyla Türkler'i Avrupa'dan atmayı hedefleyen büyük Haçlı yürüyüşü de yine o aylarda başladı. Tuna kalelerini alan ve Niğbolu Kalesi'ni kuşatan bağlaşıklar ordusuna karşı kale komutanı Doğan Bey başarılı bir savunma gerçekleştirirken Edirne'de seferberlik hazırlıklarını tamamlayan Yıldırım da ivedilikle Niğbolu'ya geldi.
Niğbolu Savaşı
      Tarihçi El-Cezerî'nin gözlemine göre 25 Eylül 1396'daki Niğbolu Meydan Savaşı, başarılı pusu taktikleri sonunda Türklerin zaferiyle sonuçlandı. El-Cezerî, bağlaşıklar ordusundan öldürülen, Tuna'da boğulan ve kaçabilenler dışında binlercesinin de tutsak olduğunu; sultanın kendisine de birbirinin dillerini anlamayan dört tutsak armağan ettiğini yazıyor. Buna karşılık tutsaklardan Johannes Schiltberger, anılarında Osmanlı ordusunun 60 bin kayıp verdiğini, bundan çok etkilenen Osmanlı Sultanı'nın, tutsakların çoğunu kılıçtan geçirdiğini yazmaktadır. 
     Tarih yazıcısı Şükrullah, Behcetü't Tevarih'te, bir şövalye kırımı olan bu savaşı şöyle anlatıyor. ''...Gazi Padişah erişip kâfiri darmadağın etti. Öyle ki gemiden başka kurtulacak yer kalmadı. hep gemilere kaçıştılar. Pek derin olan Tuna'da gemiler kâfirlerle doldu. Hepsi suda boğuldular. Beğlerini az bir çeri ile kıyıda bulup tepelediler. Müslümanlar sonsuz ulca (ganimet) buldular. Gazi Padişah sağlık ve esenlikle doyum olarak Edirne'ye erdi. Buyurdu: Alınan ulcalardan bir darülhayr yaptılar. Kimsesizlere, yoksullara, bilginlere, şeyhlere türlü yemekler verilmek üzere evkafını tayin buyurdu. Ondan sonra yine Bursa başkentine gitti. Buyurdu: Bursa'da bir darülhayr, bir hastane, Ebu İshakhane, iki medrese, bir cami yaptılar...''
Anadolu Hisarı
     Yıldırım, Niğbolu ganimetlerinden başka Bursa Ulu Cami olmak üzere bir dizi eserin yapımını başlattığı gibi, Tuna yoluyla İstanbul'a ulaştırılacak yardımları önlemek amacıyla da o yılın güz aylarında Anadolu Hisarı'nı yaptırdı. Buna karşın 1396-1397 İstanbul kuşatmaları da beklenen sonucu vermedi. Diğer yandan, Evrenos ve Murtaza beylerle Yakub Paşa'nın, Koron ve Modon'dan Mora'ya değin birçok bölgedeki yağma ve yıldırma amaçlı akınları aralıksız sürerken işgal edilen kimi halkı da topluca Anadolu'ya sürgün ettiriliyordu. İstanbul kuşatmasını Vezir Ali Paşa'ya bırakan Yıldırım ise Anadolu'ya geçerek Oğuz boylarından kalabalık bir ordu oluşturmuş bulunan eniştesi Karamanoğlu Alâeddin'i Akçay Ovası'nda bozguna uğrattı. Konya kalesine sığınan Alâeddin Bey yakalanıp idam edildi. Konya ve Larende'yi (Karaman) alan Yıldırım kız kardeşi Nefise Melek Hatun'u ve yeğenlerini Bursa'ya gönderdi.
     1398'de çıktığı Canik (Samsun ve çevresi) seferini de zaferle tamamlayan ve bu bölgedeki küçük beyliklere son veren Yıldırım, Bursa'ya geldikten bir süre sonra, Karayülük Osman Bey ile savaşırken öldürülen Kadı Burhaneddin'in ümerasından aldığı çağrı üzerine Orta Anadolu'ya yürüdü. Sivas'tan Kırşehri'ne değin toprakları sınırlarına katarak yine Bursa'ya döndü. Devam eden İstanbul kuşatmasının kaldırılmasını gerektirecek bir durum yokken rüşvete doyurulan Çandarlı Ali Paşa, Yıldırımı İmparatorla barışa ikna etti. Taht naibi VII. İoannes, 12 bin flori peşin ödeme dışında her yıl 10 bin flori vergi ödemeye, İstanbul içinde bir Müslüman mahallesi kurulup cami yapılmasına ve kadı atanmasına razı oldu. Taraklı Yenicesi'nden ve Göynük'ten 700 Türk hanesi İstanbul'a göç ettirildi.

     1399'da çıktığı Anadolu seferinde Yıldırım, Sultan Berkuk'un ölmüş olması nedeniyle aradaki barışın da kapandığını gerekçe göstererek Anadolu'daki Mısır karakollarından, Malatya, Darende ve Divriği kalelerini alarak Elbistarn'a kadar ilerledi, Dulkadirli topraklarına girdi. Erzincan Emiri Mutahharten'in tehdidi ise Timur'un yeni bir Anadolu seferine yol açacak gelişmelere neden oldu. Egemenlik bölgesini yitirmiş bulunan Anadolu beyleri, Mutahhaeten'in kampanyasına katılarak Timur'a sığınmaya başladı. Buna karşılık Sultan Ahmed Celayir ile Karakoyunlu Kara Yusuf da Yıldırım'a sığınmışlardı. 1400 yılının ilk aylarında İstanbul'u dördüncü kez kuşattığı sırada, Timur'un Sivas'ı aldığını, Kayseri yakınlarında bir Osmanlı birliğini dağıttığını ve Malatya'ya indiğini öğrenen Yıldırım, Ağustos ayında İstanbul kuşatmasını kaldırmakla birlikte Anadolu'ya geçmekte kararsız davrandı. Ancak 1401'de Timur'un Bağdat'a yöneldiğini öğrenince yaz sıcağında Erzincan'a değin ilerledi ve Timur'un bu son seferine neden olan Mutahharten'i bağlılığa zorladı. Kışa doğru Karabağ'a çekilen Timur'un Bayezid ile başlattığı mektup diplomasisinin ise kuşkusuz iki amacı vardı: Zaman kazanarak yeni kuvvetlerle ordusunu güçlendirmek; Osmanlı Sultanı'nın moralini büsbütün bozmak . Denilebilir ki Anadolu, tarihinin en yoğun ve kapsamı açısından karmaşık diplomasi trafiğini 1401 yılı boyunca yaşadı. Timur, sözde uzlaşmacı bir yaklaşımla Yıldırım'ı çileden çıkartacak İsteklerde bulunurken bir yandan da Fransa, Cenova be Bizans ile ilişkilerini sürdürmekteydi. Timur'un diplomatik girişimlerdeki başarısına karşılık Yıldırım'ın özellikle Mısır Sultanlığı ile yeniden kurmaya çalıştığı dayanışma girişimi sonuç vermedi. Feridun Bey Münşeatı'ndaki Timur-Bayezid mektuplarının içeriği hakaretler ve tahrikler ilginçtir. 
Timur
     1402 baharında Anadolu'ya giren Timur, Kemah Kalesi'ni alarak Sivas'a geldi. Yıldırım, Tokat'ta ordugâh kurmuştu. Ama her iki taraf da bu bölgede bir savaşa yanaşmayarak Kızılırmak'ın kuzeyinden ve güneyinden batıya doğru uzun ve gergin bir yarış başlattılar. Bu, askerlerinin çoğu yaya olan Yıldırım'ın aleyhineydi. Ankara'ya gelindiğinde günlerce süren kızlı yürüyüşten yorgun düşen ve su sıkıntısı çeken Osmanlı ordusuna karşılık ordugahını iki gün önce Çubuk Çayı kenarına kuran Timur, su kaynaklarını ele geçirmiş, sayıca ve donanımca mükemmel durumdaki ordusunun askerlerini ve hayvanlarını yeterince dinlendirmiş bulunuyordu. Gerekçesi ve amacı ''sen mi üstünsün, ben mi üstünüm?'' den başka bir şey olmayan, açık ve inandırıcı nedenleri olmadığı halde çok ciddi sonuçlar doğuran bu kaçınılmaz savaş, Çubuk Ovası'nda gerçekleşti. Yıldırım, Vezir Ali Paşa'nın ''yaygın savaş'' önerisini benimseyerek ilk önemli hatayı işledi. Üstelik ordusundaki Kara Tatarlar'ın ve kimi beylerin Timur ile anlaştığını ve savaş başlayınca saf değiştireceğini de bilmiyordu.
Timur'un Filleri
     28 Temmuz uzun gününün erken saatlerinde başlayıp akşam karanlığına değin süren savaşın öğleden sonraki evresi, Timur'un galibiyetini giderek büyük bir zafere dönüştüren taktiklerle gelişti. Yedek birlikler, kumbaracılar, zırhlı alaylar, fil filoları da savaşa girdi. Yaz sıcağındaki savaş ortamında Osmanlı ordusunun susuz bırakılması, Yıldırım'a hiç bir şans olanağı bırakmayan en ciddi sorundu.
Ankara Savaşı
     Olasılıkla Timur'un casuslarınca kandırılan şehzadeleri de kendi birlikleriyle savaş meydanından uzaklaşınca Yıldırım, az sayıda süvariden oluşan hassa bölüğüyle Timur kuvvetlerinin ortasında kaldı, gece bastırıncaya değin savaştı. Oysa çevresi binlerce Moğol askeri tarafından sarılmış ve bu çemberi yarması olanaksızdı. Son çare olarak kaçmayı denediyse de atıyla birlikte kapaklandı. Ordusunun yenilgisinden daha kötü bir pozisyonda ve perişan bir durumda tutsak edildi. Bu ilginç savaşı ayrıntılarıyla betimleyen Timur'un fetihnamesinde, Bayezid'in bir gürz darbesiyle atından düşürülüp yakalandığı, ''Ben Sultan Bayezid'im. Beni sağ olarak hükümdarınıza götürünüz!'' demesi üzerine elleri bağlanarak Timur'un çadırına götürüldüğü, Timur'un kendisini iyi karşıladığı, oğulları Mustafa ve Musa (ya da İsa) çelebilerin de muharebe meydanında bulunup getirildikleri yazılıdır. Dastan ve Tevarih-i Mülûk-i Âl-i Osman adlı eserini o yıllarda yazan Ahmedî, Ankara yenilgisine değinmeye gönlü razı olmadığından olup bitenleri sekiz dizeciğe sığdırmış; Timur'un estirdiği zulüm ve vahşet içinde ''Şehriyar''ın (Yıldırım) yok olduğunu, ülkesinin yakılıp yıkıldığını ima etmiştir. 
     Tarih boyunca Anadolu'da yapılan savaşların başlıcalarından olan Ankara Muharebesinin en önemli sonucu, Osmanlı Devleti'nin on yıldan fazla sürecek bir ''fetret'' (bağımsızlık ve egemenlik belirsizliği) dönemine girmesi, Anadolu ve Rumeli'nde elde ettiği üstünlüğü ve kimi bölgeleri yitirmesi, Bizans İmparatorluğunun daha bir süre yaşama şansı kazanmasıdır. Moğol tümenlerinin İznik'i, Bursa'yı ve diğer Osmanlı kentlerini yağmalayıp yakması, Osmanlı hazinesini ele geçirmesi, Yıldırım'ın Sırp prensesi eşi ile kızlarının tutsak edilmeleri, demir bir kafese kapatılan Bayezid'i kaçırma girişiminde bulunanların öldürülmeleri, Timur'un eski Anadolu beyliklerini yeniden canlandırması savaş sonrasının başlıca gelişmeleridir.

     Anadolu'da gittiği yerlere tutsak hükümdarı da götüren ve onu gözünün önünden ayırmayan Timur, savaştan bir kaç ay sonra Yıldırım'ın Akşehir'de hastalanması üzerine tedavisi için özel hekimlerini görevlendirerek Semerkand'a hareket etti. Tarihler, eskiden beri romatizma ve bronşit rahatsızlıkları olan Yıldırım'ın, tutsaklık evresinde bu hastalığın ilerlediği, daha ciddi bir hastalığa yakalandığı, zehirlendiği ya da intihar ettiği gibi rivayetlere yer verir. Behiştî, ''humma-i muhrika''dan (ateşli bir hastalık) İbn Arabşah, eceliyle öldüğünü yazarlar. 1403'te henüz 43 yaşındayken Akşehir'de ölen Yıldırım'ın naaşı geçici olarak Seyyid Mahmud Hayrani türbesine konulmuş,Semerkand'a dönmek üzere hareket etmiş bulunan Timur'dan gelen buyruk üzerine cenaze Musa (ya da İsa) Çelebi'yle Bursa'ya gönderilmiş ya da muhafaza ettiği naaş mumyalanmış olarak Germiyanoğlu Yakub Bey'in muhafaza ettiği naaş, Çelebi Mehmed'in 1404'te Bursa'ya girmesinden sonra bu kente getirilip camisinin yanına gömülmüştür.
     ''Sarışın, parlak sakallı, çatık kaşlı, kırmızı yüzlü, mavi gözlü, iri burunlu, bakışları korkutucu, uzun boylu ve topluca'' olarak betimlenen, çok kibirli, alıngan, aceleci, aşırı derecede cesur, hem adil hem acımasız, din ulularına ve bilginlerine saygılı olduğu vurgulanan Yıldırım'ı, önceki üç padişahtan farklı kılan özelliklerinin okuma yazma bilmesi, ''bezm'' (içki meclisi) ve kadın düşkünlüğü olduğu sanılıyor. Onu içkiye ve sefahate Olivera adlı eşinin alıştırdığı ileri sürülmüştür. Sık sık sefere çıktığı dikkate alınınca bu düşkünlüklerine fazla zaman ayırabildiği söylenemez. Molla Fenarî'ye ve Emir Sultan'a gösterdiği saygı ve yaptırttığı dini kurumlar ise dindarlığına yorumlanır.
     Ülke yönetiminde merkeziyetçiliğe önem vererek yerel beylikleri söndürmeye çalışan Yıldırım, Osmanlı saray örgütü Enderun'un da kurucusudur. Kitabelerde ve vakfiyelerde adından önce ''Sultan'', adından sonra ''han'' sanları yer alan ilk Osmanlı hükümdarıdır. Kimi belgelerde onun Selçuklu sultanlarına özgü ''Sultanü'l-muazzam'' sanı aldığı da saptanmaktadır. Buna karşılık Yıldırım'ı ''Ucat'' (Uclar:Batı Anadolu) Beyi, ''Diyar-ı Rum'' (Anadolu) Meliki gösteren belgeler de vardır. Arap tarihçilerinden  İbnü'l-Esir ve İbn Şahne, Yıldırım'ın Memluk Sultanı Berkuk'a mektup göndererek Mısır'daki Abbasi halifesinden ''Sultanlık'' teşrifi istediğini; Berkuk'un da bu isteği yerine getirdiğini yazarlarsa da Orhan ve Murad Beyler de bu sanı kullanmışlardır. Bursa, Edirne, Kütahya ve daha başka kentlerde dervişleri için dergâhlar, birçok zaviye, imaret, medrese, han, köprü, darülşşifa, ulucami yaptırmıştır. Osmanlı mimarisinin ilk özgün eserlerinden olan Bursa Ulu Camii Osmanlı mimarlığında yeni bir açılışın ilk büyük eseri sayılır.
     Eşlerinden Germiyanlı Devlet/Sultan Hatun ile Sırp (Las) Kralı'nın kızı Maria Despina (Olivera), Hafsa Hatun, Maria, Angelina ve bir başka Maria'nın adları biliniyor. Oğulları tahmini yaş sırasına göre Musa Çelebi, Ertuğrul Çelebi, Emir Süleyman, İsa Çelebi, Çelebi Mehmed, Mustafa Çelebi, Kasım Çelebi, Hasan(?) ve Yusuf'tur. Bunlar, öğrenim görmüş, okur yazar oldukları için ''çelebi'' sanını almışlardır. Kızları Hundi ve Uruz Hatunlardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder